Ağrı’da her yıl onlarca kadının yaşamına son verdiği gerçeği, artık tek tek olaylar olarak değil, bir bütünün parçası olarak ele alınması gereken ağır bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bu tabloyu sadece “intihar” kelimesiyle açıklamak ise gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü ortada bireysel bir tercih değil; çok katmanlı bir toplumsal sorun var.
Bu sorunun kaynağını tek bir yere indirgemek kolay ama eksik olur. “Aile mi, toplum mu, devlet mi, yoksa insanlık mı?” sorusu aslında tek bir cevabı olmayan, ama her birinin pay sahibi olduğu bir sorudur.
Aileyle başlamak gerekir. Çünkü birçok hikâye daha çocuk yaşta başlıyor. Kendi hayatı hakkında söz hakkı olmadan evlendirilen, eğitim hakkı elinden alınan, “susmanın” öğütlendiği kız çocukları… Aile, koruyucu olması gerekirken kimi zaman baskının ilk adresine dönüşüyor. Oysa bir çocuğun kaderi, doğduğu evin duvarları arasında çizilmemeli.
Toplum ise bu sessizliği büyüten bir başka aktör. “El âlem ne der” anlayışı, çoğu zaman bir kadının hayatından daha değerli görülüyor. Şiddet gören bir kadının susması bekleniyor, konuştuğunda ise yargılanıyor. Toplumsal normlar, bireyin yaşam hakkının önüne geçtiğinde, trajediler kaçınılmaz hale geliyor. Kadınların yaşadığı acılar görünmez kılındıkça, sorun da derinleşiyor.
Devlet boyutuna bakıldığında ise mesele daha da netleşiyor. Yasalar var, önlemler var, ancak uygulama ve erişilebilirlik her zaman yeterli değil. Koruma mekanizmalarının zamanında devreye girmemesi, sosyal destek sistemlerinin yetersiz kalması, birçok kadını çaresizliğe itiyor. Oysa devletin görevi sadece yasa yapmak değil, o yasaların hayat kurtarmasını sağlamaktır.
Ama belki de en ağır sorumluluk “insanlıkta” yatıyor. Çünkü bu mesele, sadece belirli bir coğrafyanın ya da kültürün sorunu değil; vicdan meselesidir. Bir kadının çığlığını duymayıp görmezden gelmek, sadece sistemlerin değil, bireylerin de sorumluluğunu ortaya koyar. Her suskunluk, bir başka acının zeminini hazırlar.
Sonuç olarak, Ağrı’daki kadın intiharlarını tek bir nedene bağlamak gerçeği basitleştirmek olur. Bu, aileden topluma, devletten bireye kadar uzanan bir zincirin sonucudur. Zincirin her halkasında bir eksiklik, bir ihmal, bir görmezden gelme vardır.
Ve belki de en acı soru şudur:
Bu kadınlar gerçekten “ölmek” mi istiyor, yoksa yaşamak için hiçbir yol bulamadıkları için mi bu noktaya geliyorlar?
Eğer bu soruya dürüstçe cevap verebilirsek, çözümün de kapısını aralamış oluruz. Çünkü mesele ölüm değil; yaşatamadığımız hayatlardır.
-Faruk Yavuz
Patnos Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
Yorumlar
Kalan Karakter: